Türkiye’nin genel anlamda enerji sistemi, özellikle de elektrik üretim sektörü geride kalan yirmi yıllık dönemde büyük çaplı bir dönüşümden geçmiş ve esas itibarıyla kamunun yönettiği arz odaklı bir sistemden daha piyasa odaklı bir yapıya evrilmiştir. Bu dönemde yenilenebilir enerji kaynaklarının elektrik üretimindeki payı %25’ten 2020’de %42 düzeyine çıkarken elektrik talebi de 2,5 kat artmıştır. Hidroelektrik dışında kalan yenilenebilir enerji kaynaklarının payındaki artış özellikle dikkat çekicidir. Bu kaynaklara dayalı kurulu kapasite on yıldan daha kısa bir sürede ihmal edilebilir bir küsurattan %20 gibi ciddi bir rakama ulaşmıştır. Bir yandan enerji yoğunluğunda da yılda %1’den daha yüksek bir oranda azalma görülmüştür. Ancak enerjinin son kullanıcısı olan sektörler, elektrik üretimindeki başarıyı yakalayamamış ve birincil enerji arzında yenilenebilir kaynakların payı %10 civarında kalmıştır. Bu tabloda, ulaşım ve ısıtma alanlarındaki dönüşüm potansiyeli dikkat çekmektedir. Politika yapıcı kurumlar ve işletmeler, Türkiye’nin yerel enerji verimliliği kaynaklarının büyük potansiyelini keşfettikçe verimlilik artış hızının da yükselmesi beklenmektedir.
Bugüne kadar olan geçiş süreci yenilenebilir enerji, enerji verimliliği ve iklim değişikliği konusuna özel politika çerçevelerine dayanmaktadır. Her ne kadar Türkiye Paris Anlaşmasını imzalamış olsa da anlaşmanın Mecliste onaylanma süreci henüz tamamlanmamış olup, 2015’te sunmuş olduğu Niyet Edilen Ulusal Katkı (INDC – Intended Nationally Determined Contribution) düzeyleri halen 2030’a yönelik temel iklim planının esasını oluşturmaktadır. Yine de ülke dönüşüm süreci konusunda kararlılığını sürdürmektedir ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, Nisan 2021’de Türkiye’nin iklim değişikliği stratejisi ve uyum planının 2030 ve 2050 yıllarını hedef alarak güncelleneceğini belirtmiştir. Yakın dönemde bu alandaki politikalarda meydana gelen gelişmeler arasında enerji verimliliğini artırmaya yönelik yeni yasal düzenlemelerin çıkarılması da sayılabilir. 2020 yılının başında hükûmet ulaştırma sektörü için belirlediği vizyonda, 2030 yılına gelindiğinde trafikte en az 1 milyon elektrikli araç ve 1 milyon şarj noktası bulunmasını hedef olarak koymuştur. Devlet bir yandan da temiz bir yakıt olan hidrojeni, %5 oranında doğal gaza karıştırma yönündeki çabalara da destek vermektedir.
Türkiye’de alanında bir ilk olma niteliği taşıyan bu çalışma, bir yandan SHURA’nın 2030 vizyonuyla tutarlı olarak düşük karbon içerikli enerjiye dönüşümün etkilerinin daha iyi anlaşılmasını, bir yandan da insan sağlığı ve çevre kalitesi açısından faydaları bu dönüşümün daha geniş anlamdaki sosyoekonomik boyutlarıyla daha güvenli bir enerji sisteminin getireceği avantajları bir arada değerlendiren gelişmiş bir politika diyaloguna katkıda bulunmayı amaçlamaktadır. Enerji sektörü perspektifinden olguları inceleyen çalışma, Türkiye ekonomisinin karşı karşıya bulunduğu belli başlı sorulara yanıt aramaktadır. Bu sorular arasında ilk akla gelenler ise şunlardır: Yenilenebilir enerjinin fosil yakıtların yerini alması durumunda katma değerde nasıl bir değişim olacaktır? Bu değişimin imalat sanayi ya da ücretler ve gelir dağılımı üzerinde nasıl bir etkisi olacaktır? Hangi alanlarda yeni iş olanakları ortaya çıkarken hangi alanlarda istihdam kaybı yaşanacaktır? Ücretler ve gelir dağılımı nasıl etkilenecektir? İnsan sağlığı ve çevre kalitesindeki gelişmenin iktisadi faydası nedir?
Çalışmanın politika önerileri, Türkiye’nin bu gelişmelerden nasıl faydalanabileceğine odaklanmakta ve enerji sistemindeki dönüşüme yönelik kayda değer fırsatların önünü açacak öneriler sunmaktadır. Uzun vadede, küresel iklim hedefleri ile tutarlı tam bir dönüşümü gerçekleştirebilmek için 2050 perspektifi içerisinde sistem odaklı planlama uygulanması gerekecektir. Aynı zamanda bu uzun vadeli perspektifin hayata geçirilmesi, COVID-19 pandemisi sonrasında ekonomide yaşanması istenen toparlanmaya ivme kazandırabilecek ve etkisini hemen göstermesi beklenen yeşil toparlanma stratejisini şekillendirmeye de yardımcı olabilir.



